Hayat, anlamını nerede bulur? Sevdiğimiz insanlarda mı, geride bıraktıklarımızda mı, yoksa kaçınılmaz sona yaklaştıkça hissettiğimiz o derin boşlukta mı? Alejandro González Iñárritu’nun Biutiful (2010) filmi, bu soruların ağırlığını Uxbal’in hikayesi üzerinden izleyiciye iliklerine kadar hissettiren bir anlatı. Film, bir adamın ölümü kadar, bir insanın içsel çözülüşünü ve varoluşun dayanılmaz yükünü de anlatıyor.
Uxbal, hem fiziksel hem ruhsal anlamda tükenişin eşiğinde. Yaşamak ile ölmek arasında askıda kalan bir figür. Zaman onun için ileri doğru akmıyor; parçalanan bağlarla, kapanmamış yaslarla, çocukluk travmalarıyla içe doğru çöken bir döngüde sıkışmış. Aslında, onun deneyimlediği şey yalnızca bir ölüm korkusu değil; varoluşsal bir yalnızlık, aidiyetsizlik ve suçluluk duygusunun iç içe geçtiği bir kimlik erozyonu.
En ironik olan ise şu: En çok ölümü hissettiği anda, yaşamın anlamını aramaya başlıyor. Bu noktada film, Sartre’ın varoluşçuluğunu anımsatıyor. Özgürlüğün ağırlığını taşıyor; çünkü her seçimi, onu başka bir kayba, başka bir kırılmaya götürüyor. Eylemleri belirli ölçüde “özgür” olsa da, çevresel koşullar, sınıfsal baskılar ve kişisel travmalar onu bu özgürlüğün içinde hapsolmuş hissettiriyor. Yani özgür ama çaresiz..
Film boyunca Uxbal’in ölülerle olan ilişkisi de bu içsel çözülüşün yansıması. O, sadece ölüleri görmekle kalmıyor; onların huzursuzluğunu taşıyor, yaslarını tutmak zorunda kalıyor. Bir noktada “kendi” yasını da tutmaya başlıyor. Çünkü bir yanıyla aslında yaşayan bir ölü. Babasını tanımadan kaybetmiş biri olarak, çocuklarının da onu aynı şekilde kaybedeceğini bilmek, onu sürekli bir suçluluk duygusuna saplıyor. Ölümü inkar da bu kadar ısrarcı oluşunun önemli bir nedeni de sanki bu, kendisiyle babası arasındaki kayıp bağı çocuklarıyla kendi arasında üretebilme telaşı.
Karısı Marambra’ya inanmak istiyor, çünkü bir aile olmak için bir umuda tutunmaya ihtiyacı var. Ama Marambra, tıpkı hayatın kendisi gibi, güvenilmez ve dengesiz. Uxbal, defalarca hayal kırıklığına uğruyor ama yine de vazgeçmiyor. Marambra’ya olan bağımlılığı da kendince bir döngünün parçası. İşlevsiz ilişkilere tutunmak ondaki sevgi tanımını güvenli bir liman yerine çoğu zaman kaotik ve zarar verici bir zorunluluk olarak değiştiriyor.
Uxbal kaçınılmaz sondan kaçmak için çok çırpınıyor, inkara başvuruyor, mücadele ediyor hatta savaşıyor ama bu sadece kendisini kandırması ile sonuçlanıyor. Aslında her adımı, her çırpınması onu biraz daha sona yaklaştırıyor ve en sonunda buna teslim oluyor. İşte bu teslimiyet, belki de onun en insanca, en çıplak haliyle var olabildiği tek an. Film bu yönüyle yalnızca bir ölüm anlatısı değil; insanın kendi ölümlülüğünü fark ettikçe nasıl insanlaştığını, nasıl çıplak bir gerçekliğe yaklaştığını gözler önüne seriyor.
Biutiful, Uxbal’in çaresizliği üzerinden zihinlerimizde şu soruyu bırakarak düşünmeye çağrıyor;
Eğer ölüm kaçınılmazsa, anlamlı bir hayat nasıl yaşanır..?
Bu yazı Uzm. Psk. Merve Ağırbaşlı tarafından hazırlanmıştır ve tüm hakları saklıdır. Her türlü soru görüş ve önerileriniz için: psk.merveagirbasli@gmail.com

Yorum bırakın