Sessizliği Kırmak


#MeToo, basit bir hashtag değildi; yıllardır görünmez kılınan deneyimlerin görünür olma haliydi. 2017’de Hollywood’da başlayan ifşalar, bugünlerde Türkiye’de gündemde. Fotoğrafçılardan tiyatro yönetmenlerine, müzisyenlerden editörlere hatta maalesef ki ruh sağlığı sektöründen terapistlerine kadar farklı sektörlerde tacize uğrayan kişiler yaşadıklarını anlatmaya başladı.

Ama çoğumuzun aklında aynı soru var: Neden birçok kişi yaşadığını anlatmıyor?

Neden Susuyoruz? Azınlıktan bir birey istismara uğradığında çoğu zaman ilk refleksi konuşmak değil, susmak oluyor. Bunun arkasında çok insani, ama aynı zamanda sistematik nedenler var:

  • Suçlanma korkusu: “Ya yanlış anladıysan?” cümlesi, istismarın uygulayıcısına değil mağduruna yöneltiliyor. Toplum genellikle sorgulamayı tersinden yapıyor.
  • Güç dengesi: İstismarı gerçekleştiren kişi çoğunlukla güçlü bir konumda oluyor: yönetmen, işveren, ünlü bir sanatçı… Bu asimetri “beni kimse dinlemez” hissini besliyor.
  • Hukuki süreçlerin yıpratıcılığı: Türkiye’de birçok cinsel istismar davası takipsizlikle sonuçlanıyor. Bu da daha en baştan caydırıcı oluyor.
  • Psikolojik etkiler: Travma yaşayan kişilerde donakalma ve bastırma sık görülüyor. Suskunluk çoğu zaman bir hayatta kalma stratejisi. Yani kişi bunu bile isteye yapmıyor, bedeninin tehlikeye karşı verdiği otomatik bir tepki donmak.

Bu yüzden susmak, “neden anlatmadın?” diye küçümsenecek değil, anlaşılması gereken bir durum.

Neden Birinin Anlatması Çok Büyük Bir Adım?

Birinin yaşadığı olayı sesli bir şekilde anlatması, bunu kamuya açık hale getirmesi aslında sadece kendi hikayesini anlatması değil. Sosyal psikoloji çalışmalarında buna “model etkisi” deniyor: biri normu bozduğunda, diğerleri de cesaretleniyor. Bunu son haftalarda Türkiye’de açıkça gördük: Bir kişinin paylaşımı, kısa sürede onlarcasının yaşadığını yazmasına yol açtı. Yani her bu itiraf ve paylaşımlar aslında kolektif sessizliğe vurulan bir darbe.

Neden İstismara Uğrayan Kişinin Yanında Olmalıyız?

Uğradığı istismarı anlatan birine inanmamak, küçümsemek veya şüpheyle yaklaşmak aslında ikinci bir travma yaratıyor. Bazen “kanıtın var mı?” diye sormak bile caydırıcı bir şiddet biçimi.

Bunun yerine şunu düşünmek gerek:

  • İnanmamak kime yarar? → Failin elini güçlendirir.
  • İnanmak kime yarar? → Mağdura güven, topluma güvenlik kazandırır.

Dayanışma, yalnızca “yanındayım” demek değil; güven ortamını kolektif olarak yeniden inşa etmek. Herkesin elinde dünyayı değiştirecek dev bir megafon yok. Ama küçük adımlar bile çok şey fark ettirir:

  • Bir arkadaşın yaşadığını anlattığında yargılamadan dinlemek.
  • Sosyal medyada küçümseyen yorumlara sessiz kalmamak.
  • Çalıştığın yerde etik kuralları tartışmaya açmak.
  • “Şaka” adı altında yapılan cinsiyetçi sözlere karşı çıkmak.
  • Profesyonel destek ağlarını (hukuk, psikoloji, danışmanlık) paylaşmak.

Dayanışma aslında “yanında olmak” kadar basit ama bir o kadar da güçlü bir şey.

Sessizliğin Bedeli vs Sesin Gücü

Sessizlik, failleri korur. Ses çıkarmak ise yalnızca mağduru değil, potansiyel mağdurları da korur. Bir kişi konuştuğunda, başka biri kendini yalnız hissetmez. Ve şunu unutmamak lazım: Taciz/ istismar bir “birkaç kötü adam” meselesi değil; sistemin ürettiği bir sorun. Erkek egemen düzen sessizlikten besleniyor. Biz konuştuğumuzda yalnızca bireysel adalet aramıyoruz, kolektif olarak bu düzeni sorguluyoruz.

Bu yüzden ‘hepimizin güvenliği için’ bugün atılan küçük bir destek mesajı, yarın birinin susmak yerine konuşmasına cesaret olabilir. Bir kurumun aldığı etik karar, başka kurumlara örnek olabilir.

Kısacası kimsenin yalnız kalmaması için, biz yan yana durmak zorundayız. Çünkü sessizliği bozan her ses, hepimizin güvenliği için yankı buluyor..

Yorum bırakın