“Hastalıkta sağlıkta, iyi günde kötü günde” midir gerçekten aşk?
Film boyunca bu soruyu sorgulatıyor aslında Haneke.
Birini gerçekten sevmenin sınırları nedir? Sevgide sınır var mı? Nereye, ne zamana, hangi duruma kadar bu birliktelik yemini?
Bir şekilde bu yemini bozmayan gerçekten de iyi günde kötü günde hastalıkta sağlıkta ölüm bizi ayırana dek yeminine bağlı bir çift. Anne kendisinden ve hayattan vazgeçmişken George onu ‘tutmaya’ devam ediyor. Bu tutma hali bir suçluluk getirse de Anne’ye George’un bu yükü ilk başlarda hissetmediğini görüyoruz. Film bize önce sonunu sunup elindeki kartları açıyor sonra retrospektif şekilde taşlar yerine oturuyor.
Filmde üç unutulmaz kare var, bunlar;
İlki, Anne’nin CD’yi kapattırmak istemesi. Bu an, yalnızca müziğin susması değil; Anne’nin kendi gücünün tükendiğini fark ettiği, yaşamla bağını yavaşça bıraktığı bir dönüm noktasıdır.
İkincisi, George’un fantezisinde Anne’nin peşinden “ev”i terk edişi. Gerçekte mümkün olmayan bu sahne, George’un içsel arzusu, vicdanıyla ve kayıpla baş etme çabasının sembolüdür —belki de onun için sevginin son biçimi, sevdiğinin ardından gitmektir.
Sonuncusu ise Eva’nın kimsesiz ve bomboş eve dönüşü. Sessizce oturur, bekler… Ama neyi bekler? Belki anne ve babasının yokluğunda çocukluğunun bir yankısını, belki de artık geri dönmeyecek bir huzurun izini. O sahnede bir kız çocuğunun annesiz kalışı, bir evin artık “yuva” olma vasfını yitirişi gizlidir.
Hepsi birer veda; her biri farklı biçimde Anne’nin “yaşam”ına ve onun bıraktığı boşluğa dokunur..
Ama aynı zamanda George’un kendi yaşamına, kimliğine, hatta “aşk”a dair tanımına da bir veda. Haneke burada bize sevmenin yalnızca sevinçle, bağlılıkla, sadakatle değil; aynı zamanda yıkımla, çaresizlikle ve kayıpla da iç içe geçtiğini gösteriyor. “Amour”da aşk, bir duygu değil, bir eylem hâline bürünüyor. Sevmek, sürdürmek; sevdiğinin acısına, düşüşüne, silinişine tanıklık etmeye razı olmak anlamına geliyor.
Haneke bize soğukkanlı ve tarafsız şekilde, duygusal bir manipülasyona sürüklemeden gösterir her detayı, Sessizliklerin, bakışların, mekanın ağırlığıyla her şeyi anlatır. O ev —film boyunca tek sığınak, tek hapishane— bir tür iç dünya hâline gelir. Dışarıdaki hayat çoktan kapanmıştır; artık geriye kalan sadece iki kişinin birbirine, ama daha çok kendi içindeki “var olma” biçimine tutunma çabasıdır.
“Amour” aslında aşkın güzelliğinden çok, onun kaçınılmaz trajedisini anlatır. Çünkü gerçek sevgi, bir noktadan sonra kaybetmeyi de içerir. Haneke bu gerçeği süslemeksizin, çıplak bir dürüstlükle karşımıza koyar. Filmin sonunda geriye kalan yalnızlık, sessizlik ve boşluk —belki de aşkın nihai hâlidir.
Ve biz, izleyici olarak, George’un sessizliğinde kendi korkularımızla baş başa kalırız: Sevdiğimiz birini ne kadar süre taşıyabiliriz? Ve o bizi bıraktığında, biz kim oluruz?..

Film: Michael Haneke-Amour

Yorum bırakın