The Roses Üzerine Bir Çift Terapisti Okuması
The Roses, dışarıdan bakıldığında uyumlu ve başarılı görünen bir evliliğin, zamanla nasıl yıpratıcı bir çatışma alanına dönüştüğünü anlatır. Bu hikâye yalnızca bir ilişkinin dağılmasını değil; sevgiyle kurulan bağların, konuşulmayan duygular nedeniyle nasıl bir güç mücadelesine evrilebileceğini de gözler önüne serer.
Bir çift terapisti ve izleyici olarak da filmi izlerken aslında zihnimde şu soru beliriyor:
Bu evlilik sevgiden mi beslendi, yoksa iki insanın kendi boşluklarını karşılıklı olarak doldurduğuna inandığı kırılgan bir denge miydi?
Başlangıçtaki ‘Gül’: İdealizasyon ve Sessiz Anlaşmalar
İlişkilerin ilk döneminde taraflar birbirlerini çoğunlukla oldukları hâliyle değil, olabilecekleri hal üzerinden sevmek gibi bir yanılgıya kapılır. karşıdaki değişir, onu zaten değiştiririm diyerek ilerlerler. Bu süreç çiftleri farkında olmadan birbiriyle güç ve denge konularında sessiz anlaşmalar yapmaya iter:
“Kim daha görünür olacak, kim geri planda kalacak?”
“Kim üretecek, kim destekleyecek?”
Bu anlaşmalar dile getirilmediği sürece sorun yaratmaz gibi görünür ama zamanla roller kimliğin önüne geçer. Terapide sıkça karşılaşılan bu durum, bireyin kendisini “ilişkideki işleviyle” tanımlamasına yol açar. Sevgi yerini beklentiye, beklenti ise hayal kırıklığına bırakır..
Dikenlerin Ortaya Çıkışı: Söylenmeyenlerin Yükü
The Roses’taki çatışma tek bir kırılma anından değil, birikmiş ve bastırılmış duygulardan beslenir.
Takdir edilmeyen emek,
karşılık bulmayan fedakarlık,
görülmediğini hissetmenin yarattığı incinmişlik…
Bunlar açıkça ifade edilmediğinde, ilişki içinde pasif-agresif davranışlar ve hem mesafeli ve sert hem de eleştirel bir dil ortaya çıkar. Bildiğimiz çok önemli bir şey var ki bastırılan duygular yok olmaz; yalnızca yön değiştirir ve daha yıkıcı biçimlerde kendini gösterir. Ve sevgi yerini güç mücadelesine bıraktığında dikenler batmaya başlar.. İlişki zedelendikçe, taraflar birbirlerine yakınlaşmak yerine kendilerini korumaya başlar. Bu noktada sevgi dili dönüşmeye ve değişmeye başlar. Anlaşılma ihtiyacı yerini haklı olma çabasına bırakır, yakın olma arzusu ise kontrol isteğine dönüşür. Artık şu evreye geçilir “duygusal kopuşun başlangıcı”. Çift hala aynı çatı altındadır ama artık amaç birlikte iyileşmek değil, kaybetmemektir. The Roses’ta çatışmanın sertleşmesi de tam olarak bu zeminde gerçekleşir.
Gülü Seven Dikenine Katlanır mı?
Bu noktada soruyu yeniden düşünmek gerekir.
Bir ilişkide sevgi, dikenlere sessizce katlanmakla değil; o dikenlerin varlığını inkar etmeden birlikte konuşabilmekle anlam kazanır!
Katlanmak; susmayı, ertelemeyi ve zamanla kendinden vazgeçmeyi beraberinde getirir. Oysa sağlıklı bir ilişkide sevgi, sınır koyabilme cesaretiyle ve rahatsız edici duyguların da paylaşılabildiği bir güven alanıyla var olur.
Roses çiftinin asıl trajedisi, dikenlerin varlığı değil; bu dikenlerin hiçbir zaman ortak bir dilde konuşulamamış olmasıdır..
The Roses bize şunu hatırlatır:
Her ilişki çatışma yaşar, ancak her ilişki bu çatışmayı dönüştüremez.
Bir evliliği ayakta tutan şey sadece romantik başlangıçlar değil;
duyguların fark edilebildiği, kırgınlıkların ertelenmediği,
her şeyin güvenle ve rahatlıkla konuşabildiği
ve “biz” olma halinin, “ben”i yok etmediği bir ilişki yapısıdır.
Aksi halde gül zamanla solar;
geriye yalnızca dikenler kalır..

Yorum bırakın