Çatlakların Hafızası: Bir Evin ‘Sentimental Değeri’


Bir nesne olarak kendinizi tarif etmeniz istense hangi nesneyi seçerdiniz?

Bir ev, bir kalem, bir ağaç…

Peki bir ev nasıl bir şeydir? Ağır mıdır, hafif midir? Sessiz midir, gürültülü müdür? Canı acır mı? Kırılır mı? Gıdıklanır mı?

Sentimental Value, zihnimize bu soruların tohumlarını atarak başlıyor.

İlk bakışta anlamsız gibi görünen bu soruların ardında filmin temel meselesi yatıyor. Çünkü evler yalnızca içinde yaşadığımız yapılar değildir. Biz insanlar fark etmeden onlara karakter yükler, ruh atfeder, hatta bazen onları ailemizin bir üyesi gibi görürüz. Bunun nedeni basittir: Evler, yaşadığımız hayatların sessiz tanıklarıdır. Filmdeki ev de yalnızca duvarlardan ve odalardan oluşan bir mekân değildir. O, yıllar boyunca biriken hikâyelerin, kayıpların ve kırgınlıkların taşıyıcısıdır. Özellikle babanın yıllar sonra eve dönerek burada bir film çekmek istemesi, evi sıradan bir aile evinden çıkarıp anlatının merkezine yerleştirir. Çünkü onun geri dönmeye çalıştığı şey yalnızca bir bina değil, o binanın içinde saklı kalan geçmişidir.

Evler hafızaya benzer. İçlerinde yaşanan hiçbir şeye müdahale edemezler ama her şeyi kaydederler. Bir çocuğun ilk adımlarına da, bir ayrılık konuşmasına da, yas tutulan gecelere de aynı sessizlikle eşlik ederler. Bu yüzden bazı evlere girdiğimizde yalnızca odaları değil, geçmişin bıraktığı tortuyu da hissederiz. Filmde iki kız kardeşin eve ve babalarına yaklaşımı da bu hafıza meselesinin farklı yüzlerini gösterir. Aynı evde büyümüş olmalarına rağmen taşıdıkları hatıralar birbirinden farklıdır. Birinin korumaya çalıştığı şey diğerinin geride bırakmak istediği bir yük olabilir. Bu nedenle ev etrafında dönen tartışmalar aslında duvarlar hakkında değil, geçmişle nasıl ilişki kurulacağı hakkındadır.

Evin yıllar içinde yıpranması da yalnızca fiziksel bir eskime değildir. Tıpkı aileler gibi evler de kendilerinden önce gelenlerin izlerini taşırlar. Onarılan bazı yerler, görmezden gelinen bazı çatlaklar ve yıllarca kapalı kalan bazı odalar vardır. Ailelerde de konuşulmayan acılar, çözülemeyen çatışmalar ve nesilden nesile aktarılan ilişki örüntüleri benzer şekilde varlıklarını sürdürür. Film boyunca sık sık karşımıza çıkan çatlaklar bu yüzden yalnızca mimari bir sorun değildir. Babanın yokluğu, yarım kalmış ilişkiler ve yıllardır konuşulmadan bırakılmış kırgınlıklar evdeki fiziksel hasarla yankılanır. Evin giderek çökmeye yaklaşması, karakterlerin taşıdığı duygusal yüklerle paralel ilerler. Sanki yapı, içinde biriken ağırlığı artık taşıyamaz hâle gelmiştir. Ancak film ev aracılığıyla yalnızca çöküşü anlatmaz. Aynı zamanda devamlılıktan da söz eder. İnsanlar gelir ve gider; doğumlar, ölümler, ayrılıklar ve yeniden başlangıçlar yaşanır. Ev ise tüm bunlara sessizce eşlik etmeyi sürdürür. Bekler, hatırlar ve saklar.

Filmin merkezindeki film çekme fikri de bu açıdan anlamlıdır. Sinema nasıl zamanı durdurmaya ve kaybolanı kayıt altına almaya çalışıyorsa, ev de geçmişi kendi duvarlarının içinde muhafaza eder. Babanın eve dönüp burada bir film yapmak istemesi, yalnızca sanatsal bir proje değildir; geçmişi yeniden kurma ve eksik kalmış ilişkileri başka bir biçimde tamamlama girişimidir. Fakat film, ne sinemanın ne de hatıraların zamanı geri getirebileceğini hatırlatır. Geçmiş yeniden ziyaret edilebilir, ancak yeniden yaşanamaz.

Belki de bu yüzden bazı evlerden ayrılmak bu kadar zordur. Geride bırakılan şey yalnızca bir adres değildir. O duvarların arasında birikmiş hayatın kendisidir. Bu yüzden bazı evler yıkıldığında yalnızca beton yıkılmaz. Bir hafıza da dağılır. Filmin adındaki “sentimental value” tam olarak burada ortaya çıkar. Değer, nesnenin kendisinde değil; ona yüklediğimiz anlamdadır. Evi vazgeçilmez kılan şey mimarisi değil, içinde biriken hikâyelerdir.

Ve belki de bu yüzden evlerden söz ederken aslında kendimizden söz ederiz. Çünkü insanlar da evlere benzer. Zamanla aşınır, çatlar, bazen çökmeye yaklaşır ama yine de ayakta kalmaya çalışırlar. Bizi biz yapan şey kusursuz yanlarımız değil; taşıdığımız izler, sakladığımız hikâyeler ve onarmaya çalıştığımız çatlaklardır.

Filmin geriye bıraktığı soru da budur:

Bir evi ayakta tutan şey taş ve tuğla mıdır, yoksa içinde biriken hikâyeler mi?

Yorum bırakın