Vicdan mı İç Mahkeme mi?

Bazı hatalar vardır; telafisi mümkün olsa bile insanın içinde bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Bazen bir özür yeterli olmaz, verilen zarar geri alınamaz. Bazen de insan en ağır cezayı mahkeme salonlarında değil, kendi zihninde, kendi iç mahkemesinde çeker. Vicdanıyla baş başa kaldığında…

Peki, vicdan nedir? Bizi hatalarımızla yüzleştiren, sorumluluk almamızı sağlayan bir iç ses mi, yoksa durmaksızın yargılayan ve cezalandıran bir iç mahkeme mi? Martin McDonagh’ın 2008 yapımı In Bruges filmi, tam da bu soruların peşinden gider. Film, başarısızlıkla sonuçlanan bir görev sonrası Belçika’nın Bruges şehrine gönderilen iki tetikçi, Ray ve Ken’in hikâyesini anlatır. Ray, görev sırasında istemeden bir çocuğun ölümüne neden olmuştur ve yaşadığı yoğun suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışmaktadır.

“Yanlış bir şey yaptım” mı, “Ben kötü biriyim” mi?

Ray’in yaşadığı suçluluk, yalnızca bir çocuğun ölümüne neden olmuş olmanın acısıyla sınırlı değildir. Yaptığı şeyin ağırlığı, zamanla kendisi hakkındaki düşüncelerini de belirlemeye başlar. Artık yalnızca geçmişte yaşanan bir olaydan dolayı üzülmez; yaşamaya devam etmeyi, mutlu olmayı ve başkalarıyla yakınlık kurmayı bile hak edip etmediğini sorgular.

Bir hata yaptığımızda içimizden yükselen sesin ne söylediği önemlidir. Bazen bu ses bize davranışlarımızın sonuçlarını hatırlatır. Birini incittiğimizi fark etmemizi, sorumluluk almamızı ve mümkünse verdiğimiz zararı telafi etmemizi sağlar. Böyle bir iç ses, hatalarımızla yüzleşmemize yardımcı olur. Ama bazen bu sesin tonu değişir. “Yanlış bir şey yaptın” demekle yetinmez, “Sen kötü bir insansın” demeye başlar. Bir davranışı eleştirmekten çıkar, bütün benliğimizi yargılar. Böylece yaptığımız bir hata, kim olduğumuza dair kesin bir hükme dönüşür. Ray’in yaşadığı da buna benzer. Onun zihnindeki mahkeme, yalnızca ne yaptığını sorgulamaz; nasıl bir insan olduğunu da yargılar. Üstelik bu mahkemede savunma yapmak, koşulları açıklamak ya da pişmanlığını dile getirmek yeterli değildir. Karar çoktan verilmiştir: Suçlu. Affedilemez. Cezalandırılmalı.

Ray’in zaman zaman ölüm düşünceleriyle yüzleşmesi, bu acımasız iç yargının ne kadar ağırlaşabildiğini gösterir. Yaşadığı acı, yalnızca yaptığı şeyin bir sonucu olmaktan çıkar; sanki ödemesi gereken bir borca, çekmesi gereken bir cezaya dönüşür.

Elbette Ray’in neden olduğu ölümün sonuçları son derece ağırdır. Suçluluğunun anlaşılır bir nedeni vardır. Buradaki mesele, yaptığı şeyin önemsiz olduğunu söylemek ya da sorumluluğunu ortadan kaldırmak değildir. Asıl mesele, bir insanın yaptığı yanlışın ardından sorumluluk almakla kendisini bütünüyle mahkûm etmek arasındaki farktır. Çünkü bir insanın yanlış yapmış olmasıyla, bütünüyle yanlış bir insan olması aynı şey değildir.

Suçluluk ne zaman kendimize karşı bir cezaya dönüşür?

Ray’in hikâyesinde dikkat çeken noktalardan biri, suçluluk duygusunun giderek kendisi hakkındaki bütün düşüncelerini belirlemesidir. Yaşanan trajedi, onun gözünde yalnızca korkunç bir olay olarak kalmaz; zaten kötü biri olduğunun kanıtına dönüşür.

Psikolojide de karşılaştığımız bu durum, insanın yaptığı bir şeyden dolayı duyduğu pişmanlığı, kendi değerine yönelik bir yargıya dönüştürmesiyle ilgilidir. Kişi artık “Kötü bir şey yaptım” diye düşünmez; “Ben kötüyüm”, “Sevilmeyi hak etmiyorum” ya da “İyi şeyler yaşamaya hakkım yok” gibi sonuçlara varır. Bu ayrım küçük gibi görünse de insanın hayatında büyük bir fark yaratabilir. Bir davranışa yönelik suçluluk, değişim için bir kapı aralayabilir. Kişi ne yaptığını anlamaya, verdiği zararı kabul etmeye ve bundan sonra neyi farklı yapabileceğini düşünmeye başlayabilir. Ama suçluluk, kişinin bütün benliğine yayıldığında hareket alanı daralır. Kişi boğulmaya başlar, nefes alacak alan kalmaz. Artık neyi düzeltebileceğine değil, ne kadar kötü olduğuna odaklanır.

Bu gibi hislerle boğuşurken kişinin kendisini affedilmeye layık görme ya da kendi içinde affetmesi bir hayli zorlaşır. Affetme teması da zaman zaman yaptığı şeyin önemini inkâr etmekle karıştırabilir. Oysa kendini affetmek, olanları unutmak ya da sorumluluktan kaçmak anlamına gelmez. Yaşananları kabul etmek, sonuçlarıyla yüzleşmek ve bundan sonra nasıl bir insan olmak istediğine karar verip adım atmanın yolundadır.

Kaçtığımız şey bizi neden takip eder?

Ray’in Bruges’deki tavrı da iç dünyasını anlamak açısından önemlidir. Ken, şehrin tarihine ve güzelliğine ilgi gösterirken Ray çevresine karşı çoğu zaman isteksizdir. Sıkıldığını söyler, eğlenecek bir şeyler arar ve dikkatini dağıtmaya çalışır. Sanki zihnindeki düşüncelerle baş başa kalmamak için sürekli başka bir şeyle meşgul olması gerekiyordur.

Bazen biz de benzer bir yol izleriz. Canımızı acıtan bir düşünceden uzaklaşmak için kendimizi işe verir, ilişkilerimize sığınır, sürekli bir şeylerle meşgul olur ya da hiç durmadan başka şeyler düşünmeye çalışırız. Kısa bir süreliğine rahatlarız. Ancak dikkatimiz yeniden kendimize döndüğünde, uzaklaşmaya çalıştığımız duygu çoğu zaman oradadır. Çünkü bir duygudan kaçınmakla o duyguyu çözümlemek aynı şey değildir. Siz ne kadar görmezden gelseniz de varlığını kabul etmediğiniz duygu orada durmaya devam eder, yok olmaz.

İnsan ne kadar acı çekerse vicdanını rahatlatır?

Film bizi önemli bir soruyla daha baş başa bırakır: İnsan yaptığı bir hatadan sonra ne kadar acı çekerse vicdanını rahatlatmış olur?

Bazı insanlar için acı çekmek, yaptıkları şeyin ciddiyetini korumanın bir yolu gibidir. Kendilerini affederlerse yaşananları hafife alacaklarından, hayatlarına devam ederlerse yeterince pişman olmadıklarından korkarlar. Mutlu olmak, onlar için neredeyse bir haksızlık gibi hissedilebilir.

Böyle zamanlarda kişi, kendi kendisinin hem yargıcı hem de infazcısı olur. Hatasını tekrar tekrar hatırlar, kendisine yönelttiği suçlamaları yeniden dinler ve hiçbir cezanın yeterli olmadığına inanır. Oysa vicdanın amacı bizi sonsuza kadar cezalandırmak değildir. Vicdan, yaptıklarımızın başkaları üzerindeki etkisini fark etmemize, sorumluluğumuzu kabul etmemize ve gerektiğinde davranışlarımızı değiştirmemize yardımcı olabilir. Kendimize karşı anlayışlı olmak da bu sorumluluğun önünde bir engel değildir.

İç mahkemeden çıkmak mümkün mü?

In Bruges, bize kolay cevaplar sunan bir film değil. Ray’in yaşadıkları, bazı hataların sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini ve insanın kendi geçmişiyle yaşamasının ne kadar zorlaşabileceğini gösteriyor. Film boyunca suçluluk, sorumluluk, sadakat, adalet ve bağışlanma iç içe geçiyor. Hiçbiri diğerinden kolayca ayrılmıyor.

Belki de bu nedenle Ray’in hikâyesi yalnızca büyük bir trajedi yaşayan bir adamın hikâyesi değil. Aynı zamanda insanın kendisi hakkında verdiği kararların ne kadar acımasız olabileceğinin de bir hikâyesi. Hepimiz zaman zaman geçmişte yaptığımız şeyleri hatırlayıp kendimizi yargılarız. Bazı kararlarımızdan pişman olur, bazı sözlerimizi geri almak isteriz. Bazen başkasına verdiğimiz zararı telafi etmeye çalışır, bazen de elimizden hiçbir şey gelmediğini fark ederiz. Bu deneyimlerin bir parçası da pişmanlıktır. Ancak pişmanlık ile kendini cezalandırmak arasında önemli bir fark vardır. Pişmanlık bize neyi değiştirmek istediğimizi gösterebilir. Kendini cezalandırmak ise insanı geçmişte tutarak bugünü yaşamasını zorlaştırabilir. Unutmamalıyız ki hepimiz hata yapabiliriz ve yalnızca hatalarımızdan ibaret değiliz. Yaptıklarımızın sorumluluğunu taşıyabilir, onlardan ders çıkarabilir ve yine de hayatına devam edebiliriz.

Belki de içimizdeki en sert ses her zaman vicdanın sesi değildir. Bazen korkularımız, utancımız ve kendimize yönelttiğimiz acımasız yargılar vicdanın yerine konuşur. Gerçek bir yüzleşme, kendimize sonsuza kadar ceza vermek değil; yaptığımız şeyin arkasında durabilmek, mümkün olduğunda onarmak ve bundan sonra nasıl yaşayacağımıza karar verebilmektir.

Ve belki de iç mahkemenin asıl amacı ceza vermek değil, adaleti sağlamaktır…

Bir Cevap Yazın